|
İSLAM'DA GÜNAH
Kuran’da, günah anlamına gelen kelimelerin
geçtiği bir dizi ayet vardır.
1. Zenb (Günah) :Kuran, bu sözcüğe 39 ayette yer vermektedir. Fetih suresi ikinci ayetindegeçen şekliyle çok kullanılır: “Ey Muhammet! Doğrusu sana açık bir zafersağladık. Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar.”(Fetih 12)
2. Fahşa (Kötülük,ahlaksızlık) : Genellikle zina suçu hakkında kullanılır. Kuran bu suçu,şu ayetle yasaklar: “...Gizli ve açık kötülüklere yaklaşmayın!..” (En’âm151)
3. Vizr (Yük) :“Senin gönlünü açmadık mı? Belini büken yükünü senden alıp atmadıkmı?” (İnşirâh 13)
Fahru’rRâzîbu ayetin tefsirinde şöyle der: “Melek Cebrail Muhammet’e geldi. Göğsünüyardı ve yüreğini çıkardı. Onu yıkayıp tüm günahlardan arıttı, ilim veimanla doldurdu.”
İbnu Hişam,Muhammed b. İshak’tan bildiriyor: Muhammet’in arkadaşlarından birkaç kişiona sordular:
Ey Allah’ınelçisi, bize kendinden söz et.
Sa’d oğullarındaemzirildim. Süt kardeşimle birlikte, evimizin bahçesinde hayvan otlatırken,bembeyaz giysilerin içerisinde iki adam yanıma geldi. Ellerinde içi kardolu, altından bir tas vardı. Beni alıp karnımı yardılar. Kalbimi çıkarıpyardılar. İçinden siyah bir kan pıhtısı çıkarıp attılar. Sonra, kalbimive karnımı kar ile yıkadılar. Arkasından biri diğerine, “Onu ümmetindenon kişi ile tart” dedi. Onlarla tarttı ve denk geldim. Daha sonra, “Binkişi ile tart” dedi. Beni onlarla da tartı, gene denk geldim. Bunun üzerine,“Bırak onu, Allah’a yemin olsun, ümmeti ile tartsan onlara da denk gelecek”dedi.
4. Dalal (Şaşkınlık,sapıklık) : “Rabb’in şüphesiz sana verecek, sen de hoşnut olacaksın.Seni öksüz bulup da barındırmadı mı? Seni şaşırmış bulup da doğru yolaeriştirmedi mi?” (Duhâ 58)
Kelbî bu ayettekişaşkınlık kelimesini küfr (kâfirlik) ile tefsir eder.
5. Küfr (İnkârcılık) :“...İnkârcılığı, yoldan çıkmayı ve başkaldırmayı size iğrenç göstermiştir...”(Hucurât 7)
Zemahşerîbu ayetin tefsirinde şöyle der: “Küfür Allah’ı inkâr etmek, yoldan çıkmakve başkaldırma, söz dinlememek ve inattır.”
6. Zulm (Haksızlık) :“Rabb’in Musa’ya haksızlık eden millete, ‘Firavun’un milletine git’ diyeseslenmişti.” (Şuarâ 10)
7. İsm (Günah) :“Günahın açığını da, gizlisini de bırakın. Günah işleyenler, yaptıklarınıncezasını mutlaka çekeceklerdir.” (En’âm 120)
8. Fucur (Allah’ınbuyruğundan çıkma, ahlaksızlık) : “...Allah’ın buyruğundan çıkanlarcehennemdedirler. Ceza günü oraya girerler bir daha ayrılmazlar.” (İnfitâr1416)
9. Hatîe (Günahyanılma) : “Kim yanılır veya suç işler de, sonra onu bir suçsuzun üzerineatarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur.” (Nisâ112)
Bu ayettegünah karşılığı üç sözcük kullanılmıştır: Yanılma, günah ve iftira (buhtân)
İmam Râzî bunları şöyle ayırır:
A)Yanılma küçük, günah ise büyük suçtur.
B)Yanılma, yalnızca onu yapana dokunur; halbuki, günahın zararları başkalarınada geçer. Zulüm ve öldürmek gibi...
C)Yanılma, ister bilerek, ister bilmeyerek olsun, yapılmaması gereken birfiildir. Oysa, günah kasıtlı olarak yapılmaz. İftira (buhtân) ise, hiçilgisi olmadığı halde, kötü bir işi kardeşine yüklemendir. Bil ki, iftirasahibi, dünyada şiddetle yerilmiş olup ahirette de o denli şiddetli bircezaya uğrayacaktır.
10. Şerr(Kötülük) : “Kim zerre kadar kötülük yapmışsa, onu görür.” (Zilzâl8)
Ebu CaferelTaberî (Yunus b. Abd elA’la İbnu Vehb, Yahya, Abdillah, Ebu AbdirrahmanelHablî ve Abdullah b. Amr b. el Âs kanalı ile) bildiriyor: “Bu ayet indirildiğinde,o sırada Muhammet’in yanında oturan Ebu Bekir ağladı. Allah elçisi ‘Seniağlatan nedir?’ diye sordu. Ebu Bekir, ‘Beni bu sure ağlatıyor’ dedi. Bununüzerine Allah elçisi, ‘Siz Allah’ın sizleri affetmesi için suç ve günahişlemezseniz, Allah, suç ve günah işlemeyen bir millet yaratır da onlarıaffeder’ dedi.”
11. Seyyie(Kötülük) : “Kötülük getirenler yüzü koyun ateşe atılırlar...” (Neml90)
İbnu Abbasdiyor ki: “Bu ayet inince Müslümanlar çok sıkıldılar. Muhammet’e, ‘Bizde kötülük yapmamış kim var? Karşılık nasıl olacak?’ dediler. Bunun üzerineMuhammet, ‘Allah, itaate on sevap, isyana da bir kötülük muamelesi yapacağım,dedi. Buna göre, kim bir kötülükle cezalandırılırsa, on sevaptan bir azalacak,geriye dokuz sevap kalacak’ diye karşılık verdi.”
12. Sû (Fenalık,kötülük) : “Kim fenalık yaparsa cezasını görür, Allah’tan başka ne dost,ne de yardımcı bulur.” (Nisâ 123)
13. Fesâd (Bozgunculuk) :“Yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye çabalayan insanlarvardır...” (Bakara 205)
14. Fısk (Yoldançıkmak) : “Ey Muhammet, sana apaçık ayetler indirdik; onları yalnızcayoldan çıkmışlar inkâr eder.” (Bakara 99)
Tefsirciler,“Fısk, insanın kendisine Tanrı tarafından çizilmiş sınırı aşmasıdır. Herfâsık (fısk yapan, yoldan çıkan) kâfirdir” derler.
15. Buhtân (İftira) : “...Bu konuda konuşmamız yakışık almaz; hâşâ, bu büyük
bir iftiradır...” (Nûr 16)
Burada yerimiz
dar olduğu için aktaramadığımız, günah anlamına gelen daha birçok kelime
var. Ancak, günah hakkında sözümüzü bitirmeden önce, Kuran’ın “aslî günahı”
bildirdiğini, bunun Adem, Havva ve soylarının düşmesine neden olduğunu
kabul ettiğini de açıklamalıyız. Kuran bu konuya birçok ayette yer vermiştir.
Kolayca anlaşılır olması bakımından bu ayetlerin en açığını vermekle yetiniyoruz:
“Biz, ‘Ey Adem! Eşin ve sen cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde
bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın! Yoksa zalimlerden olursunuz’
dedik. Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı, onları bulundukları
yerden çıkardı. Onlara, ‘birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir
müddet yerleşip geçineceksiniz’ dedik. Adem Rabb’inden emirler aldı; onları
yerine getirdi. Rabb’i de bunun üzerine tövbesini kabul etti. O tövbeleri
daima kabul edendir, merhametli olandır.” (Bakara 3537)
Müslüman bilginler,
Adem ile Havva’nın düşmeden önce bulundukları yer konusunda anlaşmazlığa
düşmüşlerdir. Ebu Kasım elBelhî ve Ebu Muslim elIsfahânî, “cennet yeryüzündeydi”
derler ve “indirme”yi de Kuran’da geçen “Mısır’a inin” sözünde olduğu gibi,
bir bölgeden diğerine geçmek biçiminde yorumlarlar. Cubbâî ise, “cennet
yedinci göktedir, delil ‘oradan inin’ sözüdür” der.
Görüldüğü
gibi Kuran, Adem’in günahının, cennetin ortasındaki ağaçtan yemesi olduğu
noktasında Yaratılış kitabının metni ile birleşmektedir. Fakat bilginler
ağacın türü üzerinde anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Onların bu konuda, tümü
de isnatlarla (rivayet zincirleri) desteklenmiş rivayetleri vardır.
İshak, Abdulrezzak’tan
bildiriyor, bize İbnu Uyeyne İbnu’lMubarek, Hasan b. Ammâra, Minhâl b.
Amr, Saîd b. Cubeyr ve İbnu Abbas’tan iletti: “Allah’ın Adem ve eşine yasakladığı
ağaç başaktı” dedi.
İbnu Humeyd’den.
Bize Seleme b. İshak, bazı Yemenliler, Vehb b. el Munebbih elYemânî kanalı
ile anlattı. Şöyle diyordu: “O buğdaydır. Fakat cennetteki inek ciğeri
gibi, yağdan daha yumuşak, baldan daha tatlıdır” dedi.
Rivayete göre
Ebu Bekir Allah elçisine ağaç hakkında sorduğunda, “mübarek buğday başağıdır”
cevabını almış.
İbnu Vakî’den.
Abdullah İsrail, Suddî ve İbnu Abbas’tan bildiriyor: “üzüm asmasıdır”
dedi.
Mucâhid ve
Katâde’de diyor ki: “O incir ağacıdır.”
Rabi b. Enes
diyor ki: “Ağaçtan yiyen kişi yediğini daha sonra dışkı yoluyla çıkarır.
Cennette ise böyle bir şey olmaz.”
Kuran, Adem
ve Havva’nın, şeytanın saptırması sonucu ağaçtan yemesi hususunda da Yaratılış
kitabı ile birleşir. “...Şeytan ikisinin de ayağını kaydırdı...” (Bakara
36) İbnu Cureyc İbnu Abbas’tan naklediyor: “İbnu Abbas, ‘ikisinin de ayağını
kaydırdı’ ayetini, onları doğru yoldan döndürdü, biçiminde tefsir etti.”
Adem Kuran’a
göre peygamberdir. Peygamberler İslâm öğretisinde hatadan masum olunca,
Adem’in günaha düşmesi konusunda bir karışıklık ortaya çıkıyor. İşte tefsirciler
bu karışıklıktan kurtulmaya çalışarak, “Adem,” demişler, “bu hatayı yaptığında
peygamber değildi, daha sonra peygamber oldu.” Ancak bu görüş üzerinde
tam bir birleşme sağlanamamıştır. Tefsircilerden bir grup, “Adem başlangıçtan
beri peygamberdi, bu hataya bilmeden; unutarak düştü” demişler ve buna
örnek olarak da kendisini, orucunu unutturacak kadar meşgul bir işle ilgilenip
bu sırada kasıtsız olarak yiyen oruçluyu göstermişlerdir. Rivayetlerden
birinde, Havva’nın Adem’e şarap içirdiği, bunun sonucu sarhoş olup bu işi
sarhoşluğu anında yaptığı anlatılır.
Bilmiyorum,
böyle bir tefsir nasıl kabul edilebilir. Çünkü Kuran, “Adem Rabb’inden
emirler aldı. Rabb’i de tövbesini kabul etti. O tövbeleri daima kabul
edendir, merhametli olandır” diyor. (Bakara 37) Tövbe etmek anlamına
gelen “tabe” fiili, Kutsal Kitap’ın da bildirdiği üzere, suçu her
ne kadar Adem’e atsa da, Adem’in bu günahı kendi iradesi ile işlediğini
gösterir.
Bir grup bilginin
görüşleri Adem’in bu ağaçtan bile bile yediğini vurgular. Ebu Cafer elTaber,
“Adem Rabb’inden emirler aldı...” ayetini tefsir ederken, Yunus b. Abd
elAla, Vehb ve İbnu Zeyd’den şu rivayeti bildiriyor: “Onlara verilen emir
şu ayeti söylemeleriydi: ‘Rabb’imiz, kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz,
merhamet etmezsen, kaybedenlerden oluruz.’” (Araf 23)
Musa b. Harun
anlattı. Bize Amr b. Hammad, “...Adem Rabb’inden emirler aldı...” ayetinin
tefsirinde Asbât ve Suddî ‘den bildirerek anlattı: “Adem ile Rabb’in arasında
şu konuşma geçti:
-Ey Rabb’im
beni elinle yaratmadın mı?
-Evet.
-Burnuma ruhundan
üflemedin mi?
-Evet.
-Merhametin
gazabını geçti, değil mi?
-Evet.
-Rabb’im! Sen
bunu alnıma yazmış mıydın?
-Evet.
-Rabb’im! Tövbe
edip kendimi düzeltsem, beni cennete gönderir misin?
-Evet.
Allah şöyle
buyurdu: ‘Sonra Rabb’i onu seçti. Bağışladı ve doğru yola iletti.’”
Bir başka
rivayet de şöyle geçmektedir. Muhammet b. Beşşar ve Abdurrahman b. Mehdî’den.
Sufyan, bize Abdulaziz b. Râfi yoluyla anlattı. Bana Ubeyd b. Umeyr’den
işiten kişi anlattı: “Adem ile Rabb’i arasında şu konuşma geçti:
-Ey Rabb’im;
yaptığım günah, beni yaratmadan önce alnıma yazdığın bir şey miydi, yoksa
onu kendimden mi yarattın?
-Evet, seni
yaratmadan önce takdir ettiğim bir şeydir.
-Onu nasıl
alnıma yazdıysan, şimdi de beni affet.
İşte, ‘Adem
Rabb’inden emirler aldı’ ayetinin söyleniş nedeni budur” dedi.
Ancak, tüm
bu tefsirler, mantığın kabul ettiği gerçeği, Adem’in kendi seçimi ile günah
işlediği gerçeğini değiştirmez. Fahru’r Râzî de bu görüştedir ve şöyle
der: “Fiiller konusunda tutundukları ayetler çoktur. Bunların ilki Adem’in
hikâyesidir. Bu hikâyeye yedi yönden dayanırlar.
A) Adem asi
idi. Asinin ise iki yönden büyük günah sahibi olması gerekir:
a ‘Allah’a
ve elçisine isyan edene cehennem ateşi var’ ayeti gereğince cezalandırılmış
olması gerekir.
b Asi (isyan
eden), yergi ismi olup büyük günah sahibi hakkında kullanılır.
B) Kuran’da
geçen öyküsüne göre, Adem sapmıştır. Sapıklık ise doğruluğun karşıtıdır.
C) Adem tövbe
etmiştir. Tövbe eden kişi ise, günahkâr olup günahından pişmandır. Günahından
pişman olan kişi ise, dolaylı olarak günah işlediğini bildirmektedir. Eğer
bu bildirisinde yalancı ise, bu kez yalan günahı işlemiş demektir. Yok
eğer doğru ise, zaten istenen de budur.
D) O, yasaklanan
bir şeyi yapmıştır: ‘Sizi o ağaçtan yasaklamamış mıydım?’ (Araf 22) ‘Bu
ağaca yaklaşmayın!’ (Bakara 35) ayetleri bunun delilidir. Yasaklanmış bir
şeyi yapmak ise günahın ta kendisidir.
E) Adem, ‘...
Yoksa zalimlerden olursunuz...’ (Bakara 35) ayeti gereği zalim olmuştur.
‘Kendimize zulmettik’ (Araf 23) diyerek kendisini tekrar bu sıfatla nitelemiştir.
Zalim, ‘Allah’ın lâneti zalimleredir’ ayeti gereği lânetlenmiştir. Lâneti
hak eden ise, büyük günah sahibidir.
F) Allah’ın
bağışlaması olmasa, kaybedenlerden olacağını itiraf etmiştir: ‘Bizi bağışlamaz,
bize merhamet etmezsen kaybedenlerden oluruz.’ (Araf 23) Bu da büyük günah
sahibi olmasını gerektirir.
G) Adem, Şeytan’ın
fısıldaması ve ayağını kaydırması sonucu, yani ona uyması nedeniyle cennetten
çıkarılmıştır. Bu da büyük günah sahibi olduğunu gösterir.”
Bilginler
arasında Şeytan’ın cennete girişi ve Adem’i suça nasıl azmettirdiği anlaşmazlık
konusudur.
Kassâs Vebh.
b. Münebbih, Suddî ve İbnu Abbas’tan bildiriyor: “Şeytan cennete girmek
istediğinde bekçiler buna engel oldular. Bunun üzerine kendisini hayvanların
tümüne sunan, fakat hiç biri tarafından kabul edilmeyen, hayvanların en
güzeli dört ayaklı yılan geldi. Yılan, Şeytan’ı yutarak onu cennete soktu.
Yılan cennete girer girmez, şeytan çıkıp ortalığı ayartmaya başladı. Bu
yüzden yılan lânetlendi, ayakları düştü, karnı üzerinde yürümeye başladı,
rızkı topraktan kılındı ve Adem oğullarına düşman oldu.”
Taberî’nin
Cami al Beyân adlı tefsirinde Hasan b. Yahya ve Abdurrâzık’tan nakledilen
şöyle bir rivayet vardır: “Allah, Adem ve soyunu cennete yerleştirdiğinde,
ağacı ona yasakladı. O, dalları iç içe girmiş ağaçtı. Meleklerin, sonsuz
yaşam için yedikleri bir meyvesi vardı. İşte, Allah’ın Adem ve eşine yemelerini
yasakladığı meyve bu idi. İblis onları ayartmak isteyince yılanın karnına
girdi. Yılan, dört ayaklı ve hayvanların en güzeli idi. Allah’ın Adem ve
Havva’ya yasakladığı ağaçtan bir meyve alıp Havva’ya getirdi ve ona ‘Şu
ağaca bak! Ne tatlı kokusu, tadı, ne güzel rengi var!’ dedi. Havva meyveden
yedi, sonra da Adem’e götürüp, ‘şu ağaca bak!’ dedi. Adem de meyveden yedi
ve hemen arkasından ayıp yerleri göründü. Adem ağacın içine girdi. Rabb’i
Adem’e, ‘Adem! neredesin?’ dedi.
Adem, ‘buradayım’
cevabını verdi. Rab, ‘Çıkmayacak mısın?’ dedi. Adem, ‘Senden utanıyorum’
dedi. Bunun üzerine Rab şöyle buyurdu: ‘Yaratıldığın yeryüzü lânetli olsun,
meyvesi dikene dönüşsün.’
Ne cennette,
ne de yeryüzünde muz ve hurmadan daha güzeli, daha tatlısı yoktu. Allah
devamla şöyle buyurdu: ‘Havva! Kulumu sen aldattın. Bu yüzden büyük zorlukla
hamile kalacaksın. Karnındakini doğurmak istediğinde defalarca ölümle burun
buruna geleceksin.’ Yılana seslenerek, ‘Lânetlenmiş olan Şeytan senin içine
girip kulumu ayarttı. Öyle bir lânete uğradın ki, ayakların karnına dönüştü.
Topraktan başka rızkın olmayacak. Sen Adem oğullarının düşmanısın, onlar
da senin. Onlardan birine rastlarsan topuğunu yakalayacaksın, onlar ise
senin başını ezecek’ dedi.”
Kelâm bilginlerinden
bazıları, “Adem ve Havva” diyorlar, “cennetin kapısına giderlerdi. İblis
de kapının yakınında olur, onları ayartırdı.”
Yine de elimizde,
Adem’in günahlı oluşu sorununa kesinlik getiren bir Kuran ayeti bulunmamaktadır.
“...Şeytan onun aklını karıştırıp, ‘Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve
çökmeyecek bir saltanatı göstereyim mi?’ dedi. Bunun üzerine ikisi de o
ağacın meyvesinden yediler. Birden ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla
örtünmeye koyuldular. Adem Rabb’ine baş kaldırdı ve saptı.” (TâHâ 120121).
Fahrur’Râzî,
“yolunu şaşırdı” anlamına gelen GAWÂ fiilinin ismi olan GAWAYE sözcüğünü
tefsir ederken, “GAWÂYE ve DALÂLET (Sapmak) eş anlamlı kelimelerdir. Sapmak,
doğru yola ermenin karşıtıdır ve günah da buna benzer. Fısk ile haşır neşir
olandan başkasına bu ad verilmez” der.
Ebu İmam elBâhilî
de şöyle diyor: “Adem’in başına gelenler gariptir. Şöyle ki; Allah, ‘...sakın
seni cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun... Orada ne susarsın ne
de güneşin sıcağında kalırsın’ diyerek Adem’i sürekli, rahata ve düzenli
bir yaşama teşvik etmiş, İblis de, ‘sana sonsuzluk ağacını göstereyim mi?’
diyerek aynı ayartmada bulunmuştur. Bir farkla ki, Allah’ın teşvik etmesi
ağaçtan sakınmaya yönlendirirken, Şeytan, ağacın meyvelerinden yemeye özendirmiştir.
Sonra Adem’e,
Rabb’i tarafından, İblis’in düşman olduğu bildirilmiştir. Adem, Allah’ın
kendisinin efendisi, Rabb’i ve yardımcısı olmasına ve aklının olgunluğuna
rağmen nasıl kendisine karşı amansız düşmanlığını bildiği İblis’in sözünü
kabul edip Allah’ın sözünden yüz çevirdi?”
Tefsirciler,
gerçekte, Adem’in günahını gizlemekten âcizdirler; çünkü, “Adem Rabb’ine
başkaldırdı ve saptı” diyen Kuran’dır. Tefsirciler Kuran ayetlerine dayanarak
İsyanın günah, âsinin yergi ismi olduğunu belirtmişlerdir. Ancak bu isim,
büyük günah sahibi kişiye verileceğinde, büyük günah sahibi kişinin, “ceza
göreceği bir fiili yapan kişi” olduğunda birleşmişlerdir.
MESİH İNANCI’NDA
GÜNAH
Günah, kalbini
araştıran, soydaşlarının geçmişine bakan her insanın kabul ettiği bir gerçektir.
Tanrısal duyuruların ışığından mahrum olanlar bile günahlarını hissetmekte,
eksikliklerini, manevî olarak yüklendikleri görevleri yerine getirmekten
âciz olduklarını itiraf etmektedirler.
Günah, insanların
büyük bir bölümünün sandığı gibi yalnızca açık bir kötülük değil; aynı
zamanda yaratıcımız ve tek hedefimiz Allah’tan sapmaktır. Bu sapma, yalnızca
kötülüğe yönelmekle değil; hayırdan ayrılmakla da gerçekleşir.
Tecrübeyle
öğrenilmiştir ki, sıradan kişi, günahın gücünü, insanlardaki etkisini Kutsal
Yasa’nın yetiştirip Mesih’e götürdüğü bir inançlı gibi ayıramaz. O inançlı
ki, Mesih’in uzattığı kayrayı (nimet, lütuf) kabul etmiş, böylece günahın
gerçek yüzünü, insanı kötülüğe çekmedeki etkisini öğrenmiş; buna bağlı
olarak da, Kutsal kayranın yardımına, aklanması için gerekli Kurtulmalık
kanına olan ihtiyacını hissetmiştir.
Günah, genel
anlamda, Allah’ın Yasası’nı çiğnemek, tanımamaktadır. (bk. 1. Yuhanna 3:4)
Sahibinin özrü ne olursa olsun, suç sayılır.
GÜNAH'IN DÜNYAYA GELİŞİ
“Günah, bir
insan yoluyla, ölüm de günah yoluyla dünyaya girdi. Böylece ölüm bütün
insanlara yayıldı. Çünkü hepsi günah işledi.” (Romalılar 5:12) Elçinin
sözü şu anlama geliyor: Tüm insanların günahkâr olmasının nedeni, insanlığın
atası Adem’dir. Pavlus, “bir insan yoluyla” derken, Yaratılış 5:2’de bildirildiği
gibi, Adem ve Havva’yı tek bir fert saydı. Elçi, ne yılanın denemesinden
söz etti, ne de önce isyan edenin Havva olduğunu anlattı. Amacı, Adem’in
işlediği bu suçla soyunun temsilcisi olduğunu göstermekti.
Bazı düşünürler,
“İnsan, temiz olarak doğar; ancak bozuk bir çevrede yaşarsa, bundan etkilenir
ve kötülük içine nüfuz eder. Bozuk çevre, günahın büyümesini sağlayabilir.
İnsan, içinde bir takım dürtüler olduğu halde doğmaktadır. Buna karşın
o kötü eğilimleri de beraberinde taşımaktadır” derler.
GÜNAH IRSİDİR
Tecrübe göstermiştir
ki, canlı bir varlığın kendisinden farklı bir şey dünyaya getirmesi imkânsızdır.
Öküzün buzağı doğurması mümkün değildir. Mesih, “Dikenden üzüm toplamazlar”
diyor. Bu yasa insan için de geçerlidir. İnsan soyunun kendisinden kaynaklandığı
Adem, isyanı ile doğruluk yaşamını yitirmiş, ceza olarak da günahından
ötürü, paklık cennetinden yeryüzüne kovulmuştur. Adem’in yeryüzündeki soyu
da, doğal olarak, kovulmuş, mirası olan cenneti elinden yitirmişti. Kutsal
Kitap, Davud’un ağzından bu gerçeği kabul eder: “İşte, ben fesat içinde
doğdum. Anam günah içinde bana gebe kaldı.” (Mezmurlar 51:5) Pavlus da
şöyle diyor: “Anlayan kimse yok, Tanrı’yı arayan kimse yok. Hepsi yoldan
saptılar, birlikte yararsız oldular, iyilik eden yok, bir kişi bile yoktur.”
(Romalılar 3:1112).
Augustine,
Kutsal Kitap’ın Adem’in düşüşü ve günahın irsî oluşu hakkındaki öğretisini
şöyle açıklar:
1. Allah,
insanı aslında bilgi, doğruluk ve kutsallık bakımından kendi biçiminde,
özgür ve ölümsüz olarak yarattı. O’na iyiliği ve kötülüğü seçebilme, manevî
doğasını ortaya koyma gücü yanında tüm yaratıklar üzerinde de yetki verdi.
2. Adem, İblis
tarafından denendiği sırada kendi seçimi ile günah işleyince yaratıldığı
doğadan düşmüştür.
3. Bunun sonucu
kutsal biçimini yitirmiş, tüm doğası bozulmuş, ruhsal iyiliğe ilgisiz ve
karşı, bedensel ölüme mahkûm, hem bu yaşamın, hem de sonsuz ölümün tüm
kötülüklerine maruz kalacak ruhsal bir ölüye dönüşmüştür.
4. Adem’in
isyanı sonucu karşılaştığı durumun aynısı olan bugün insanlığın başına
gelenler tek bir yolla açıklanabilir: Adem ve soyu arasındaki temsilî birlik.
İnsanoğlu, manevî yönden bozuktur. Allah’ın özünden yoksun olup yargı içinde
doğmaktadır.
5. Bu irsî
öz bozukluğu, gerçekte günahın doğasındandır. Ancak fiilî günah değildir.
6. Adem’in
günaha düşüşü sonucu gerçekleşen insan doğasındaki bozulma ve öz doğruluğun
yitirilmesi Adem’in ilk günahının cezasıdır.
7. Yeniden
doğum için yapılan çağrı Kutsal Ruh’un olağanüstü işidir. İnsan burada
yapıcı (aktif) değil, edilgendir. İş kesinlikle Allah’ın iradesine bağlıdır.
O halde kurtuluş yalnızca Tanrısal kayranın (lütuf) eseridir.
GÜNAH'IN İNSANA TESİRİ
İngiliz bilgini
Huxley şöyle der: “Bilmiyorum, acaba hangi çalışma, insanlığın gelişimi
üzerinde yapılmış incelemeden daha karamsar bir sonuç taşıyabilir? Tarihin
karanlığında görünen şu ki, insan, içindeki korkunç bir güçle kendisine
egemen olmuş bir unsura boyun eğmektedir... O, kendisini yokluğa götüren
dürtülerin elinde, kör ve zayıf bir av, aklî yapısını çekilmez bir tasa
haline getiren bitmez tükenmez vehimlerin kurbanıdır. Binlerce yıldan beri
o yine o, hiç değişmedi. Savaşır, işkence eder, ama bir yandan da kurbanlarına
ağlayıp kabirlerini yapar.”
Bu gerçeği
görmek için tarih boyunca uzanan bu açık tanıklıklara gerek var mı? İnsanın,
günah yasasının içinde oturduğunu bilmesi için nefsinin derinliklerine
bakması, eğilimlerini kontrol etmesi gerekmez mi?
Her insanda
aynı gerçeği görmek için insan yığınlarına şöyle bir bakmanız kâfidir.
“... Bozuldular, iğrenç işler ettiler...” (Mezmurlar 14:1) Düşüşünden önce
Adem’de bulunan Allah’ın öz benzerliğini herkes yitirdi. “Hepimiz koyunlar
gibi yolu şaşırdık; her birimiz kendi yoluna döndü...” (İşaya 53:6)
Evet, günahın
her kişinin yaşamında bulunduğunu bilmeyen yoktur. Çünkü, insan doğasının
bozukluğu hissedilecek kadar açıktır. İnsan, tövbe etmekle bile manevî
yasayı kendiliğinden koruyamıyor. Kutsal Ruh’un yardımı olmaksızın, bu
tövbe bozguna uğramakla yüz yüzedir. Bu da, düşmeden önce Adem’de var olan
öz doğruluğun, kişide bulunmadığını gösterir.
İnsanın, doğruluk
doğasını yitirip bozukluk (fesat) doğasını aldığına ilişkin kesin kanıtı
bulmak için nesiller boyunca günahın tarihine şöyle bir göz atmak yetecektir.
İrsî bozukluk doğası, ilk defa, Kain’in, kardeşi Habil’i öldürmesiyle ortaya
çıktı. O’nu neden öldürdü? Kötü olduğundan dolayı değil mi? Birbirimize
niçin düşman oluruz? Kötülük doğası içimizde kök saldığından değil mi?
Ulusların savaşması gene bireylerin kötülüğünden değil mi?
GÜNAH'IN ÜCRETİ
Allah, Adem’e
şöyle dedi: “Fakat iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin; çünkü
ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.” (Yaratılış 2:17) “Suç işleyen can;
ölecek olan odur.” (Hezekiel 18:20) “Çünkü günahın ücreti ölümdür...” (Romalılar
6:23) Adem ve Havva Allah’tan koptukları an, ruhsal olarak öldüler. Allah
ile aralarında bulunan kutsal ortaklığı yitirdiler. Günün serinliğinde
bahçede gezmekte olan Allah’ın huzuruna çıkma arzusunu kaybettiler. Bahçenin
ağaçları arasına gizlendiler. “Ve günün serinliğinde bahçede gezmekte olan
RAB Allah’ın sesini işittiler; ve adamla karısı RAB Allah’ın yüzünden bahçenin
ağaçları arasına gizlendiler.” (Yaratılış 3:8)
Kişinin, isyanının
cezasını gözünün önünde görmesi gerçekten ürkütücüdür. Ama bu ilk aile
acaba tüm ayrıcalıklarını yitirdi mi? İnsanın günah nedeniyle yitirdiği
cennete dönme umudu yok mu oldu? Sonsuza dek paklıktan yoksun mu kalacak?
Asla! Çünkü, Allah sevgidir, sevgi O’nun özüdür. Onun katında sınırsız
bağış vardır. Yüreğindeki sevgi, insanın bu bedbahtlığı karşısında hareketlendi,
suçlunun sonsuz yokluğa gitmesine dayanamadı ve Rab İlâh baştan beri kendi
katında olan Söz İsa Mesih’in şahsında kurtarıcı görevini aldı. Tanrısal
sevginin yaptığı ilk iş, Adem ve Havva’nın çıplaklıklarını örtmek oldu.
“Rab Allah, Adem ve karısı için deriden kaftan yaptı ve onlara giydirdi.”
(Yaratılış 3:21) Tanrı böylece Kurtulmalık antlaşmasını gerçekleştirdi.
İSLÂM’DA KEFARET
Kefaret konusunda
Kuran’da, surelerin sıralanışına göre, 14 ayet vardır. Bunların ilki: “Sadakaları
açıkça verirseniz, ne güzel! Eğer onları, yoksullara gizlice verirseniz,
bu sizin için daha iyidir. Allah da bu sebeple sizin günahlarınızı örter.”
(Bakara 271)
Bilginler,
yok etmek anlamına gelen “tekfir” fiilini, kapatmak, örtmek şeklinde tefsir
etmektedirler. Bu tefsir, Tevrat düşüncesine de yakındır. Gerçekten de,
kişisel ameller İslâm’da Yahudilikte olduğu gibi günahları silmede önemli
rol oynar. Amellerin başı olan namaz hakkında şöyle denir: “Gündüzün iki
ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl...” (Hûd 114)
Tirmizî, Ebu’lYeser’den
naklediyor: “Bana, hurma satın almak isteyen bir kadın geldi. Eğildim ve
onu öptüm. Sonra gidip Muhammet’e bunu haber verdim. ‘Gündüzün iki ucunda
ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri
giderir’ dedi. Bunun üzerine ashabı (arkadaşları), ‘Ey Allah’ın elçisi,
bu söylediğin, yalnız bu adam için mi, yoksa tüm insanlar için mi geçerli?’
diye sordular. Muhammet, ‘bütün insanlar için’ dedi.” Muslim, Abdullah’tan
rivayet ediyor: “Bir adam peygambere gelip, ‘Ey Allah’ın elçisi, ben, şehrin
en uzak kesiminde bir kadınla oynaştım. Onunla cinsel ilişkiye girmedim
ama menim aktı. İşte karşındayım, hakkımda dilediğin hükmü ver’ dedi. Ömer,
‘kendini örtmüş (günahtan korumuş) olsan, Allah da seni örterdi’ dedi.
Allah elçisi hiçbir karşılık vermedi. Adam kalkıp gitti. Peygamber onu
yanına çağırdı ve bu ayeti okudu. ‘Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze
yakın zamanlarında namaz kıl.’”
Muslim, Ebu
Bekir’den rivayet ediyor: “‘Her kim bir günah işler, sonra kalkar, güzelce
temizlenir, namaz kılar, ardından da af dilerse, Allah onu mutlaka affeder’
dedi ve şu ayeti okudu: ‘...Günahları Allah’tan başka bağışlayan kim vardır?
Onlar yaptıklarında, bile bile direnmezler.’” (Âli İmran 135)
Amellerin
kefarete olan etkisini göstermede şu ayetten daha açığı yoktur: “Gerçek
tartı kıyamet günündedir. Tartıları ağır gelenler; işte onlar kurtulanlardır.
Tartıları hafif gelenler, ayetlerimize yaptıkları haksızlıklardan ötürü
kendilerini mahvetmiş olanlardır.” (Araf 8,9)
İmam Râzi
amellerin tartımı konusunu açıklarken, “bu konuda iki görüş vardır” diyor.
A) “Hadiste,
Allah’ın kıyamet günü kulların iyi ya da kötü amellerinin tartılacağı bir
dili, iki kefesi olan bir terazi koyacağı bildirilir. İbnu Abbas’tan nakledilen
hadis, ‘mümin olanın ameli en güzel biçimde getirilir ve terazinin kefesine
konur. İyilikleri kötülüklerinden ağır gelir’ diyor. Amellerin nasıl tartılacağında
değişik görüşler vardır. Bunlardan birine göre müminin amelleri, güzel
bir biçimde, kâfirin amelleri de çirkin bir biçimde resmedilir. Tartım
buna göre yapılır. Bir diğer görüşe göre tartı işlemi kulların amellerinin
yazılı olduğu sahifelere göre yapılır.”
B) “Mucahid, Dahhâk ve A’maş’tan rivayet edilmiştir: Teraziden kasıt adalet ve hükümdür.
Muhammet’e ‘Tartılacak olan nedir?’ diye sorulduğunda, Muhammet, ‘Sahifeler’
dedi. Terazinin dil uzunluğu, kefelerinin genişliği hakkında elimizde şaşırtıcı
bir rivayet var: Abdullah b. Selam, ‘Yer ve gök, onun kefelerinden birine
konsa alırdı. Cebrail onun diline bakarak amudunu tutmaktadır’ diyor.”
Tartı işleminin
nasıl olacağı konusunda bir başka rivayet de Abdullah b. Ömer’den geliyor:
“Allah elçisi şöyle dedi: Bir kişi kıyamet günü teraziye getirilir. O kişiye
doksan dokuz sicil verilir. Bu sicillerde onun günahları ve suçları vardır.
Bunlar terazinin kefesine konulur. Sonra ona karınca büyüklüğünde bir kağıt
parçası verilir. Bu kağıt parçasında, ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammet
O’nun elçisidir’ yazılıdır. Bu kağıt parçası da terazinin diğer kefesine
konulur ve kötülüklerinden ağır basar.”
Tek değil,
birden fazla teraziye işaret eden Kuran ayeti de vardır: “Kıyamet günü
adalet terazileri kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılamaz.
Hardal tanesi kadar bile olsa yapılanı ortaya koyarız. Hesap gören olarak
biz yeteriz.” (Enbiyâ 47)
Tefsirciler,
“kalplerin amelleri için ayrı, organların (cevârih) amelleri için de ayrı
terazi olması ihtimali uzak değildir” derler. Fahru’rRâzi, yaygın bir rivayet
nakleder: “Davud, Rabb’inden kendisine teraziyi göstermesini ister. Gördüğü
zaman bayılır. Ayıldığında, ‘Ey Allah’ım! Onun kefesini kim iyilikle doldurabilir’
der. Allah da, ‘Ey Davud! Ben kulumdan hoşnut olursam, onu ürün (semere)
ile doldururum’ der.”
Bilal b. Yahya
ve Huzeyfe’den rivayet edilmiştir: “Kıyamet günü terazilere bakacak olan
Cebrail’dir. Allah, ‘Ey Cebrail! Onları tart’ der. Bunun üzerine mazluma
geri verilir. Eğer (mazlumun) iyiliği yoksa başkasının kötülükleri de ona
yüklenir. Böylece adam üzerinde dağ gibi yükle çıkar.” Ebu Cafer’in Muhammet’ten
bildirdiğine göre, terazide güzel ahlaktan daha ağır gelen hiçbir şey yoktur.
Muhammet b.
Sad’ın İbnu Abbas’tan naklettiği şu haberle, tefsiri özetleyebiliriz: “İyilikleri
kötülüklerini kuşatanın terazisi ağır, kötülükleri iyiliklerini kuşatanın
terazisi hafif gelir. Onun varacağı yer cehennemdir.”
Tanrı Korkusu
Günahları Siler.
“Ey inananlar!
Allah’tan sakınırsanız, o size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir,
kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, bol nimet sahibidir” (Enfâl
29).
Görüldüğü
üzere, Tanrı korkusuna mükâfat olarak üç ayrıcalık verilmektedir:
A) Size iyiyi
kötüden ayırt etme anlayışı verecek.
B) Kötülüklerinizi,
yaptığınız bütün kötülükleri silecek.
C) Sizi affedecek.
İSLÂM’DA BAĞIŞ
Kuran ayetlerini
incelediğimiz zaman, kefaret ile bağış (gufran) arasında fark buluruz.
Tefsirciler aynı şeyi tekrar söylememek için, “kefaret, kötülüklerin dünyada
silinmesi, bağış ise kıyamet günü yok edilmesidir” demişlerdir.
AMELLER VE BAĞIŞ
İslâm, günahların
affının iyi amellere dayandığını bildirir: “... İyilik yaparak kötülüğü
ortadan kaldırırlar. İşte onlara bu dünyanın iyi sonucu, girecekleri Aden
cennetleri vardır.” (Ra’d 2223)
Hz. Muhammet’ten
naklediliyor: Muaz b. Cebel’e “Kötülük yaptığın zaman, onu silecek bir
iyilik yap” dedi.
Hasan kanalıyla
bildiriliyor: “Onlar mahrum edildikleri zaman verirler, zulme uğradıklarında
affederler.”
Zeccâc diyor
ki: “Allah eğer, yanı sıra iyi ameller olmazsa, soyun fayda vermeyeceğini
bildirmiştir.”
Vahidî, Buharî
ve İbnu Abbas’tan naklediyor: “Allah, itaat eden kişiye sevap olarak cennette
ailesinin varoluşuyla sevinmesini sağladı. Bu da gösteriyor ki, onlar (ana
baba) cennete, itaat eden kişi onurlandırılsın diye girerler. Cennete iyi
amelleri ile girmiş olsalar, itaat eden kişi için ortada bir üstünlük olmazdı.
Çünkü, iyi iş yapan herkes cennete girer.”
ORUÇ VE BAĞIŞ
“...Oruç tutan
erkekler ve kadınlar... Allah, onlara büyük ecir hazırlamıştır.” (Ahzâb
35) Kuran’da, iki ay süreyle oruç tutmanın öldürme günahının bağışlanmasını
sağlayacağı bildirilir: “Bir mümini yanlışlıkla öldürenin bir mümin köleyi
azat etmesi, öldürenin ailesi bağışlamadıkça ona diyet ödemesi gerekir.
Eğer o mümin, size düşman bir topluluktan ise mümin bir köleyi azat etmek
gerekir. Bulamayana, Allah tarafından tövbesinin kabulü için art arda iki
ay oruç tutmak gerekir. Allah bilendir, hâkimdir.” (Nisâ 92)
Bu ayetin
iniş nedeniyle ilgili olarak şu rivayeti anlatırlar: Urve b. Zubeyr’den.
“Huzeyfe b. el Yeman Uhud günü Allah elçisi ile birlikteydi. Müslümanlar
yanlışlıkla babası Yeman’ı da kâfirlerden sanıp öldürdüler. Huzeyfe, ‘O
benim babam’ diyordu ama, sözünü ancak adamı öldürdükten sonra anladılar.
Huzeyfe bunun üzerine, ‘Allah sizi affetsin. O en merhametli olandır’ dedi.
Allah elçisi bunu duyunca Huzeyfe’nin yanındaki değeri arttı ve bu ayet
indi.”
Bir başka
rivayete göre ise ayet, Ebu’d Derdâ hakkında indi. “Bir birliğin başındaydı.
İhtiyacından dolayı bir topluluğun yanına saptı. İçlerinde, koyunları olan
bir adam buldu. Kılıcıyla adamın üzerine saldırdı. Adam ‘lâ ilâhe illa’llâh’
dedi. Buna rağmen onu öldürdü ve koyunlarını da yanına kattı. Sonra içinde
bir sıkıntı hissetti ve başından geçeni Allah elçisine anlattı. Allah elçisi,
şahadet getirmesine rağmen adamı neden öldürdüğünü sordu. Ebu’dDerdâ, ‘diliyle
şahadet etti ama kalben inanmıyordu’ cevabını verdi. Bunun üzerine Allah
elçisi, ‘kalbini mi yardın?’ dedi.”
Kuran’da üç
günlük orucun da yalan yemin günahının bağışlanmasını sağladığı bildirilir.
“Allah size rast gele yeminlerimizden dolayı değil, bile bile ettiğiniz
yeminlerden ötürü hesap sorar. Yeminin kefareti, ailenize yedirdiğinizin
ortalamasından, on düşkünü yedirmek yahut giydirmek ya da bir köle azat
etmektir. Bulamayan, üç gün oruç tutmalıdır; yeminlerinizin kefareti budur.
Yemin ettiğinizde yeminlerinizi tutun. Şükredesiniz diye Allah size böylece
ayetlerini açıklıyor.” (Maide 89)
Fahru’rRâzi
bu ayetin iniş nedeni ile ilgili olarak şunları söyler: “Sahabeden bir
topluluk yiyecekleri, giyecekleri haram edip ruhbanlığı tercih ettiler
ve buna ant içtiler. Allah onları bunu yapmaktan yasaklayınca, ‘Ey Allah’ın
elçisi, bu yeminlerimizi ne yapalım?’ dediler. Arkasından bu ayet indi.”
HAC VE BAĞIŞ
“Safa ve Merve
Allah’ın nişanelerindendir. Kim Kâbe’yi hac eder veya umre yaparsa, bu
ikisini de tavaf etmesinde sakınca yoktur. Kim gönülden iyilik yaparsa,
karşılığını görür. Allah, şükrün karşılığını verendir ve bilendir.” (Bakara
158) İbnu Abbas diyor ki: “Safa ve Merve’nin üstünde birer put vardı. Cahiliye
Arapları bu ikisini tavaf eder, onlara ellerini, yüzlerini sürerlerdi.
İslâm gelince Müslümanlar, bu iki put nedeniyle Safa ve Merve’yi tavaf
etmek istemediler. Sonra bu ayet indi.”
Bir sakınca
yoktur anlamına gelen “Lâ Cunâha”, günah yoktur “lâ isme” anlamına gelir.
Kim isteyerek hac ederse, Allah onu bağış ile destekler.
ZEKAT VE BAĞIŞ
“Namazını
dosdoğru kılıp zekâtı verenlere Rab katında ecir vardır. Onlara korku yoktur.
Üzülmezler de.” (Bakara 277)
İbnu Abbas
“...korku yoktur...” ifadesini açıklarken, “ yani kıyamet günü kendilerini
karşılayacak olan şeylerden korkmazlar. Diğer mutlu kişilerin sahip olduğu
nimetlere de üzülmezler” diyor.
Asam şöyle
diyor: “O günün azabından korkmazlar, diğer mutlu kişilerin sahip olduğu
üstün nimetlere de üzülmezler; çünkü, ahirette rekabet yoktur.”
ALLAH YOLUNDA CİHAT VE BAĞIŞ
“...Hicret
edenler ve Allah yolunda cihat edenler Allah’ın rahmetini umarlar. Allah
bağışlar ve merhamet eder.” (Bakara 218)
Rivayet edildiğine
göre Abdullah b. Cahş Muhammet’e, “Ey Allah’ın elçisi, diyelim ki, yaptıklarımıza
ceza yok; acaba ecir veya sevap da umabilir miyiz?” diye sordu.
KUR-AN VE BAĞIŞ
“Kuran okunduğu
zaman ona kulak verin. Dinleyin ki, merhamet olunasınız.” (Araf 204)
Tefsirciler,
“bu ayet inmeden önce Kuran’ın rahmet olduğunu Allah bildirmişti” diyorlar.
Bir hadiste,
Muhammet ile Ebu Zerri’lGıfarî arasında geçen şöyle bir konuşmadan söz
edilir:
Ey Allah’ın
elçisi, ben Kuran’ı öğrenememekten, onunla amel edememekten korkuyorum.
Korkma, Ebu
Zerr, zira, Allah Kuran’ın yerleştiği kalbe azap çektirmez.
Enes b. Malik’ten
bildiriliyor: “Allah elçisi bana şöyle dedi: Kuran, onu dinleyenden dünya
belâsını, okuyanından ise ahiret belâsını savuşturur.”
İbnu Mesud’dan :
Allah elçisi “Kim” dedi, “belleyip ezberleyene kadar Kuran okursa, Allah
onu cennete sokar, aile fertlerinden cehenneme girmeleri vâcip (gerekli)
olmuş on kişi hakkında da şefaatçi kılar.”
KELİME-İ ŞAHADET VE BAĞIŞ
Ebu Hureyre
diyor ki : Ebu Zerri’l Gıfarî, Muhammet’e sordu.
Ey Allah’ın
elçisi, Müslüman nasıl kurtulur?
Muhammet cevap
olarak şöyle dedi:
“Allah’tan
başka İlâh olmadığına, Muhammet’in de O’nun elçisi olduğuna tanıklık ediyorum”
diyerek.
ALLAH'IN İRADESİ VE BAĞIŞ
“Göklerde
olanlar da, yerde olanlar da Allah’ındır. O dilediğini bağışlar, dilediğine
azap eder...” (Ali İmran 129)
Fahru’rRâzi,
bu ayetin tefsirinde şunları söyler: “Yandaşlarımız, Allah’ın ilâhlığı
gereği tüm kâfirleri, sapıkları cennete, tüm doğruları ve kendisine yakınları
da cehenneme sokabileceğine, böyle yaptığı için de kendisine karşı çıkılamayacağına
dair bu ayeti delil gösterirler.”
Râzi, bu düşünceye
itiraz etmiyor, hatta destekliyor: “Ayetin bu anlamı verdiği açıktır. Akıl
da bunu destekler. Çünkü, kulun işi iradeye bağlıdır. Bu irade, Allah tarafından
yaratılmıştır. Allah’ın yarattığı böyle bir irade itaat eder, ama başka
türden bir irade yansıtırsa, isyan eder. O halde, kulun itaati de, isyanı
da Allah’tandır. Allah’ın fiili ise ona hiçbir şey dayatmaz. Ne itaat sevap,
ne de isyan ceza gerektirir. Her şey ilâhlığı ve gücü gereği Allah’tandır.”
Bu düşünce,
bağış için kefaret kurbanını gerekli kılan Kutsal Kitap öğretisiyle çelişmektedir.
Bu gereklilik baştan beri biliniyordu. Kutsal Kitap’ı bir uçtan bir uca
geçen, kan damlayan kırmızı bir çizgi daha ilk anda fark edilir: “...Kan
dökülmeksizin bağışlama olmaz.” (İbraniler 9:22)
Gerçek şu
ki, adaleti ve hakkı pahasına bir insanın suçunu bağışlamak, “Adil” olan
Allah’ın iradesine yakışmaz. Çünkü O, suç işleyen can; ölecek olan odur,
diyor. Suçlu bir insanı bağışlayacağı zaman, bağış için bir neden, adaletini
doyuracak bir çare, oğlaklar, buzağılar ve koyunlar kurban edilirdi. Allah
bu kurbanları, Mesih’in kurbanını gösterdiği için kabul ediyordu. Mesih
bu kurbanını Kayra (lütuf) çağında sunmuş, böylece Kutsal Adalet sonsuza
dek sağlanmıştır. “Kayra ve Gerçek buluştu. Doğruluk Esenlikle öpüştü.”
(Mezmurlar 85:10)
İSLAM'DA AFFEDİLMEYEN GÜNAHLAR
1. Allah’a
Ortak Koşmak: “Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışındaki
günahları affeder.” (Nisâ 116)
Bu ayetin
tefsirinde, Allah’a ortak koşan kişi Allah’ın merhametinden kesinlikle
mahrumdur. Çünkü şirk, çok büyük bir sapıklıktır, derler. Bazılarına göre,
meleklere tapınıp onlara, Allah’ın kızları, diyenler hakkında inmiştir.
Râzi, “Allah’a inanmayanlar, meleklere dişi derler” diyor.
Başka tefsirciler,
ayetin putlara tapan bir millet hakkında indiğini, bu putların her birinde
kendileriyle konuşan şeytanlar olduğunu söylüyorlar.
2. İmanlıyı
Öldürmek: “Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı
cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve büyük azap hazırlamıştır.”
(Nisâ 93)
Ebu Hanîfe,
“kasıt (amden öldürme) için kefaret olmaz” görüşündedir.. İbnu Abbas, “kasten
adam öldürme suçu işleyenin tövbesi kabul edilmez” diyor.
3. Dinden
Dönme (İrtidat): “İnandıktan sonra inkâr edip inkârda aşırı gidenler var
ya, onların tövbeleri kabul edilmeyecektir...” (Ali İmran 90)
Ayetin tefsirinde
şunları söylüyorlar: Mürted (dinden dönen kişi) inkârda aşırı giden ya
da ısrar eden kişidir. Bazen küfrüne küfür ekleyerek bu aşırılıkta bulunur.
Kaffâl ve
İbnu’lEnbârî, “kim bu tövbesinden sonra tekrar inkâr ederse birinci tövbesi
sanki hiç yapılmamış gibi makbul olmaz” diyorlar.
MESİH İNANCI’NDA
KEFARET
Kefaret, örtmek,
kapatmak anlamına gelen bir sözcük olup Mesih İnancı’nda, Mesih’in insanlığı
şeriatın lânetinden kurtarıp Allah ile arasında barışı sağlamak için gerçekleştirdiği
işi anlatır. Elçi, bu konuda şöyle diyor: “Nitekim, Mesih de bizleri Tanrı’ya
ulaştırmak amacıyla, doğru kişi olarak doğru olmayanlar uğruna, günahlar
için kurban olarak ilk ve son kez öldü...” (1. Petrus 3:18)
Mesih’in kefaretinin
değeri, Allah’ın sonsuz Oğlu olmasından kaynaklanmaktadır. Bu kefarete
değişik yönlerden bakabiliriz:
A) Allah’a
olan bağıntısı yönünden.
B) Allah’ın
sevgi, kutsallık ve adaletine olan bağıntısı yönünden.
C) Uğrunda
gerçekleştirilmiş olması nedeniyle insanlara olan bağıntısı yönünden.
Bu yüzden
Mesih’in kefareti, insanın günahının silinmesidir. Mesih’in kurbanı, suçlunun
lânetten kurtulması etkisinin açık bir göstergesidir. Bu, Allah’ın gazabının
kaldırılıp suçlunun Tanrısal barışı elde etmesinde kurban Mesih’in rolünü
açıklar.
Kefaret suçlunun
Mesih’in kanı ile örtülmesidir. Böylece suçludan kısas istenmez. Çünkü
kısas, kendisi için kurban edilen Mesih’e yüklenmiştir. “Tanrı’yı biz sevmiş
değildik ama, O bizi sevdi ve Oğlu’nu günahlarımızı bağışlatan kurban olarak
dünyaya gönderdi. İşte sevgi budur.” (1. Yuhanna 4:10)
Kefaret, Allah’ın
Kutsal şeriatını zedelemeden Allah ile insan arasında barış yolunu açmıştır.
“...Tanrı, insanların suçlarını saymayarak, dünyayı Mesih’te kendisiyle
barıştırdı ve barıştırma sözünü bize emanet etti.” (2. Korintliler 5:19)
İnsanlar,
Allah’ın doğası, günahkâr yaratıklarıyla arasındaki ilişki üzerine felsefi
düşüncelere girişmişler; ancak yine de tatmin edici bir sonuca ulaşamamışlardır.
Ancak, dünya felsefelerinin açıklayamadığını Kutsal Kitap açıkladı. O,
“Allah” diyor “adildir ve adaleti suçlunun kısas edilmesini ister. Bu yüzden,
günah silinmeksizin barış gerçekleşmez. İşte bu gerçekten hareketle, günahın
örtülmesi amacıyla Kurban dönemi başladı.”
Yüce Kitap’tan
öğreniyoruz ki, Allah’ın kabul edip hoşnut kaldığı Habil’in kurbanı aslında
gelecek “asıl” kurbanı gösteriyordu. (bk. Yaratılış 22:114)
Allah’ın,
halkına Mısır’da sunmalarını emrettiği Fısıh Kuzusu da (bk. Çıkış 12:142),
Tanrı Kuzusu’nun kurban edildiği Yeni Antlaşma’nın açık bir sembolü idi.
“... Çünkü Fısıh Kuzumuz olan Mesih kurban edilmiştir. Bunun için eski
maya ile, kin ve kötülük mayası ile değil; içtenliğin ve dürüstlüğün mayasız
ekmeği ile bayram edelim” (1. Korintliler 5:78)
Kefaret Yeni
Antlaşma’da, İsa’nın günahlıyı kurtarma uğrunda şeriatın gereklerini yerine
getirmek için çarmıhta gerçekleştirdiği kurtarmalık ile karşımıza çıkar.
Bizim yerimize acı çekip ölerek, biz insanlara uygulanacak olan kısası
tam anlamıyla yüklendi. O, Tanrısal adaletin hakkını vermiş, kurtulmalığa
inanıp tövbe eden günahlıyı aklamıştır.
Kutsal Kitap
dilinde İsa’nın kurtulmalığı “lütuf” sözcüğü ile anlatılır. Bu sözcük karşılıksız,
hak etmeksizin verilmiş bağış anlamına gelir. Göksel Baba günahlıların
yerine kurban sunmak zorunda değildi. Aynı şekilde Oğul da bedene girip
kurtarıcılık görevini yerine getirmeye mecbur değildi. Ancak, merhametinde
eşsiz, yetkin Tanrılık taşkın sevgisi nedeniyle Şeriatın cezasını durdurdu.
Ve bedene girmiş olan Söz’ün günahkârın yerine çektiği acıları kabul etti.
Kurtarıcı
Rab, “Ben koyunların uğruna canımı veririm.” (Yuhanna 10:15), derken bu
gerçeği duyurmuştur. Bunu yine O’nun, “hiç kimsede, bir kimsenin dostları
uğruna canını vermesinden daha büyük sevgi yoktur” sözüyle karşılaştıracak
olursak, Kutsal Gerçeğin niçin kendisinden geçip beden olduğunu, acılar
çektiğini, çarmıhta günahlarımızı yüklendiğini anlarız. Haberci Pavlus
bu acıların gerekliliğini şöyle açıklar: “Doğal insan benliğinden ötürü
güçsüz olan Kutsal Yasa’nın yapamadığını Tanrı yaptı. Öz Oğlu’nu, günahlı
insan benzerliğinde günah için kurban olarak gönderip günahı insan benliğinde
yargıladı. Öyle ki Yasa’nın gereği, doğal benliğe göre değil, Ruh’a göre
yaşayan bizlerde yerine gelsin.” (Romalılar 8:34) Yani günahın ücreti olarak
başımıza çökecek olan sonsuz ölümü İsa bizim yerimize aldı. Böylece şu
ön bildiri yerine geldi: “... Esenliğimiz için olan ceza O’nun üzerine
indi; O’nun bereleriyle şifa bulduk.” (İşaya 53:5)
Kurtulmalık,
iki nedenden ötürü af ve affı izleyen bereketlerin bağışını şüpheye yer
vermeyecek biçimde vurgular:
1. Bir kere
Allah, Mesih’in itaatine ve acılarına karşılık olarak imanlılara bunu vaat
etmiştir: “İşte, tek bir suç bütün insanların mahkûmiyetine yol açtığı
gibi, bir doğruluk eylemi de bütün insanlara yaşam veren aklanmayı sağladı.
Bir adamın (Adem) söz dinlemezliği yüzünden birçoğu günahkar kılındığı
gibi, yine bir adamın (İsa Mesih) söz dinlemesiyle birçoğu doğru kılınacaktır.”
(Romalılar 5:1819)
2. Kurtulmalık,
Tanrısal Adaletin gereklerini hakkıyla yerine getirmiştir. Çünkü, insanın
kurtulması için Baba ile Oğul arasında bulunan Öncesiz Antlaşmanın temeli
üzerine kurulmuştur. Akla gelebilecek her türlü şüpheyi yok etmek amacıyla
Tanrısal Vahiy bunu kaydetmiştir: “Kurban ve sunu istemedin. Fakat bana
beden hazırladın. Yakılan sunular, suç kurbanlarından hoşnut olmadın; o
zaman dedim kitapta hakkımda yazılmıştır senin iradeni yapmak için ey Rab
işte geldim.” (Mezmurlar 40:68) İsa, yapılan antlaşmayı uygulamak için,
suçlunun yerine yargıyı yüklenmek üzere beden oldu. “Tanrı bize olan sevgisini
şununla kanıtlıyor: Biz daha günahkârken Mesih bizim için öldü. Böylece,
şimdi O’nun kanı ile aklandığımıza göre O’nun aracılığıyla Tanrı’nın öfkesinden
kurtulacağımız daha kesindir.” (Romalılar 5:89)
1. Kurtuluş
Gereksinimi : Kurtulmalık yalnızca toplumsal değil, ayrı ayrı her insan
için ihmal edilmez bir gereksinimdir. Çünkü insan yok olacaktır. Mesih
soruyor: “...Bir insan kendi canına karşılık ne ödeyebilir?” (Matta 16:26)
Canına karşılık ödeyebileceği hiçbir şey yoktur. Aynı şekilde, “...kardeşini
de kurtaramaz, Allah’a onun kefaretini veremez.” (Mezmurlar 49:7)
Tövbeye gelince,
her insan, geçmiş günahlarını ortadan kaldıramayacağını kendiliğinden hisseder.
Bağışı kazanmak için bir başka yol gereklidir. İşte bu yol kurtulmalıktır.
Aksi takdirde, ta eski zamanlardan beri dünya dinlerinin çoğunda var olan
kurbanların varlığını nasıl açıklayabiliriz? Bunun nedeni suçlunun hissettiği
kurtulmalık gereksinimi değil midir?
Gerçekten
de manevî doğamız, bizi kutsallığın isteğine saygı göstermeye zorlamaktadır.
Her birimiz kurtulmalık aracılığı ile aklanma dışında, vicdanının geçmiş
günahlardan huzura kavuşamayacağını hisseder.
2. Aklî Delil :
Allah Kutsal; insan ise suçludur. İnsanın suçu (günahı), Tanrısal Kutsallığın
karşısındadır ve bu yüzden yargılanması gerekir. Ancak kendisinden suçu
kaldırmakla yargısı silindiği takdirde affedilebilir. Çünkü, günahlı tövbe
ile “doğru” olsa bile, onun bu doğruluğu geçmiş günahlarının hükmünü geçersiz
kılamaz. Allah onu kurtulmalık affetse, bu kez ne şeriatının değeri, ne
de kutsallığın önemi kalır. Bu nedenle Kurtulmalık, suça verilen yargının
kaldırılması ve buna bağlı olarak da Tanrısal sıfatların mutlak yetkinliği
içinde ortaya çıkması için vazgeçilmez yol olmuştur.
3. İnsanın
Manevî İhtiyacına Uyması : İnsanın manevî bir doğası vardır. Vicdanı ona
adaletin yüceliğini ve kutsallığını bildirir. Günahını bilir de kefaretini
bilmezse vicdanı rahatsız olur. Kurtulmalık aracılığı ile bağış ise insan
vicdanına uyar, onun manevî ihtiyaçlarını karşılar.
4. Şeriatın
İstemine Uyması : Şeriat suçlunun kısasını ister. Kısassız Şeriat bir şeye
yaramaz. Şeriatın Yüce istekleri göz önüne getirildiğinde kısasın zorunluluğu
açıkça görülür.
Şurası açıktır
ki, kurtulmalıksız bağış, Şeriatın yok edilmesi, yozlaştırılmasıdır. Bu
İse Mesih’in öğretisine ters düşer: “Size doğrusunu söyleyeyim, gök ve
yer ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa’dan küçücük
bir harf ya da bir nokta bile eksilmeyecektir.” (Matta 5:18)
Burada
söylenmesi gereken bir gerçek daha var. Kurtulmalıksız bağış, günahın ceza
hak etmediğini söylemek gibidir. Halbuki bu, Tanrısal Kutsallık ve Adaletin
zedelenmesidir.
5. Kutsal
Dinde Bildirilmesi : Kurtulmalığa gerek olmasaydı, Allah Kutsal sözünde
ona yer vermezdi. Oysa Mesih şöyle der: “Musa çölde yılanı nasıl yukarı
kaldırdıysa, İnsanoğlu’nun da yukarı kaldırılması gerekir. Öyle ki, O’na
iman eden herkesin sonsuz yaşamı olsun.” (Yuhanna 3:1415)
6. Manevî
Gerek : Manevî egemen olması bakımından Allah’ın, kendi yönetim düzenine
uyması, egemen olduğu bu dünyada başkaldırıya, anarşiye izin vermemesi,
buyruklarını çiğneyenleri cezasız bırakmaması gerekir. İşte bundan ötürü
Allah, kurtulmalık gereğini koydu. Allah bununla, günahtan iğrendiğini,
suça kızdığını gösteriyor. Ama bir yandan da şeriatını onurlandırmak için
suçlulara bağış kapısını açtı.
7. Birçok
Dinde Bulunması : Bu da her insan vicdanının kurtulmalığı istediğini,
yalnızca tövbe ile yetinmediğini ama, kefaretini; suçuna karşılık kurban
kanını istediğini gösterir. Bütün bunlar kurtulmalığın gerekliliğinin kanıtıdır.
İYİ İŞLER VE BAĞIŞ
1. İyi işler
(Salih Ameller) yapılması gereken zorunlu ödevler olmasına karşın geçmiş
günahlarımızı karşılama hakkını bize veremez. Başka bir deyişle, geçmiş
günahlarımızın affına vesile olamaz. Mesih, bu gerçeğe değinmiştir: “Siz
de böylece, size verilen buyrukların hepsini yerine getirdikten sonra,
‘Biz değersiz kullarız;sadece yapmamız gerekeni yaptık’ deyin.” (Luka
17:10) “Kimsenin övünmemesi için iyi işlerin ödülü değildir. Çünkü biz,
Tanrı’nın önceden hazırladığı iyi işleri yapmak üzere Mesih İsa’da yaratılmış
olarak Tanrı’nın eseriyiz.” (Efesliler 2:910)
2. Elimizdeki
mal ve sağlığımız Allah’a ait olunca biz bunların başında yalnızca vekil
sayılırız. Sadaka verdiğimizde ne kendimize ait bir şeyi veriyoruz, ne
de mükâfata lâyık bir iyilik yapıyoruz.
Tapınağın
inşası için büyük miktarda mal sunan Davud, bu gerçeği dile getirmişti:
“Ama ben kimim, halkım nedir ki, böyle gönüllü takdimeler verebilelim?
Çünkü her şey sendendir, ve senin elinden sana verdik. Ey Rab, Allahımız!
Kutsal adına ev yapmak için sana hazırladığımız bütün bu hazine senin elindedir
ve hepsi senindir.” (1. Tarihler 29:1416)
3. Biz günahlıların
yaptıkları iyi işler kutsallık ve iyiliğinin sınırı olmayan Allah’a yüklediğimiz
hakareti silemez. Bu nedenle O’ndan, bize bağış getirmesini bekleyemeyiz.
4. Allah’ın
huzuruna çıkmak kutsallık gerektirir. Bu kutsallık olmaksızın hiç kimse Rabb’i göremez. Yalnızca iyi işler bizi kutsal yapamaz; çünkü, kutsallık
Ruh’tan doğan imanlıya verilir: “...Bir kimse sudan ve Ruh’tan doğmadıkça
Tanrı’nın Egemenliğine giremez. Bedenden doğan beden, Ruh’tan doğan Ruh’tur.”
(Yuhanna 3:56)
DUA VE BARIŞ
Bilindiği
gibi dua, Allah ile bağlanış, O’nunla söyleşi, O’nun kişiliğini düşünmedir.
Suçlu, Allah’tan kopuk olduğu için, duasının Allah tarafından kabul görmesi,
O’ndan bir karşılık bulmak imkânsızdır. Allah, İşaya’nın ağzından bu gerçeği
dile getirmiştir: “Fakat, kötülükleriniz sizinle Allah’ınız arasına ayrılık
koydu, suçlarınız O’nun yüzünü sizden gizledi de sizi işitmiyor. Çünkü
elleriniz kanla, parmaklarınız kötülükle kirlendi; dudaklarınız yalan söyledi,
diliniz kötülük homurdanıyor.” (İşaya 59:23) Davud da bu gerçeği anlamış
ve peygamberlik ruhuyla, “kalbimde, haksızlığa uyarsam, Rab beni dinlemez”
demiştir.
ORUÇ VE BAĞIŞ
Dua ibadetin
birinci, oruç ikinci kanadıdır. Dua, Rab önünde alçaklık ve çaresizliği
gösterir. Ama düşüşünden önceki doğruluğa, paklığa insanı döndüremez. Oruç
da dua gibi, günahın Tanrısal Yüceliğe karşı işlediği suçu karşılayamaz.
Bu yüzden bağış vesilesi olamaz.
“...Oruç tuttuğunuz
ve dövündüğünüz zaman bana mı, benim için mi oruç tuttunuz? Yiyip içtiğiniz
zaman kendiniz için yiyip, kendiniz için içmiyor musunuz?” (Zekerya 7:56)
ÖZET
İnsanın kurtuluşu
kurtulmalığa dayanır. Kurtulmalık, teorik bir felsefeden ibaret değildir.
O düşmüş, günahlı insandan bir borç olan günahın kaldırılması için gerekli
fiilî bir gerçektir.
Hepimizin
kabul ettiği gibi, Adem günah işlemiş, günahı tüm insanlığa bulaşmıştır.
Adem Tanrısal sınavda insanlığı temsil ediyordu. Bu nedenle Tanrı sevgisi,
kendi benzeyişine göre yarattığı insanın günahını, gene onun temsilcisi
aracılığıyla kaldırmayı planladı. Ama bu kez temsilcinin, insan soyunun
kurtuluşu için Tanrısal sevgi ve gücü ifade etmesi zorunluydu. Bu ise ancak,
Allah’tan olabilirdi. Bundan dolayı, Allah, insanlığa olan eşsiz sevgisinden
ötürü insan soyunun gerçek anlamda temsilcisi olması için Mesih’i kanıyla,
etiyle doğasına ortak kıldı. Mesih, elçinin de dediği gibi ikinci Adem
oldu. Nasıl birinci Adem insan soyunun günahta temsilcisi olduysa, ikinci
Adem de Kurtulmalık ve kefarette birincinin temsilcisi oldu.
Yalnızca insandan
günahı kaldırmakla yetinmeyip aynı zamanda onu bu manevî hastalıktan kurtarması,
Kurban Mesih’in özelliklerinden birisidir. Çünkü çarmıha gerilen Mesih’i
her kabul edenin yaşamı yenilenir, içinde günaha karşı tiksinme duygusu
oluşur. Çarmıh, günahın korkunç işini, ürkütücü cezasını görebilmesi için
ruhsal körlüğümüze son vermiştir.
“Kendisi ışıkta
olduğu gibi ışıkta yürürsek, birbirimizle ruhsal ortaklığımız olur ve O’nun
Oğlu İsa Mesih’in kanı bizi her günahtan arıtır.” (1. Yuhanna 1:7)
|